Aşı, Patent ve Antiemperyalizm

Aşı, Patent ve Antiemperyalizm
02 Haziran 2021 - 06:12 - Güncelleme: 02 Haziran 2021 - 19:21


Bugün aşıda patent tartışmaları bize gösteriyor ki söz konusu milyonlarca insanın hayatı olduğunda bile mevcut kapitalist üretim ilişkileri soruna çözüm olamayıp durumu daha da derinleştiriyor. Bunun en bariz örneğinin hiç kuşkusuz Hindistan'da olduğunu görüyoruz. Dünyada üretilen her 100 aşıdan 60’ı Hindistan’da üretiliyor ancak Hindistan kendi halkını aşılayabilecek kapasiteye ve kendi halkının kullanabileceği Covid-19 aşısını üretebilecek teknolojik alt yapıya sahip değil. İşte bu sorunu irdelememiz gerekiyor.

1954 yılında çocuk felci aşısını bulan Jonas Salk'ın, aşıya patent çıkarmayarak milyonlarca insanın hayatını kurtardığını hatırlayacak olursak, kapitalizmin bugün geldiği noktada eskisinden de vahşi bir biçim aldığını görebiliriz. Araştırmaların çoğunun kamu bütçesiyle yapıldığı Coronavirüs aşısına patent alınmaması neoliberal sistem içinde imkansız bir şey. Çünkü özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişen sosyal devletçi Keynesyen devlete karşı artık piyasada tamamen sermayenin etkin güç olduğu, kamusal ekonominin sınırlandırıldığı ve her şeyin sermayeye göre belirlendiği bir çağdayız. Bugün gelinen noktada insanların hayatları ve dünyanın geleceği üç beş aşı tekelinin kaderine terk edilmişken kapitalizmin nasıl daha da vahşileştiğini görebiliyoruz. Her gün binlerce insan ölürken mevcut üretim ilişkilerinin dayatmasıyla aşının kapasitenin çok daha altında üretilmesi; seçimlerin, hükümetlerin, parlamentoların ve AB'nin asıl amacının sermayenin sınırsız tahakkümünü ve serbestliğini sağladığı gerçekliğini bir kez daha acı bir şekilde kanıtlıyor.

Kapitalizmin "eşitsiz gelişim yasası" sonucu geri kalmış ülkeler aşıda patent kalksa dahi bu aşıları üretebilecek teknolojik alt yapıya sahip değil. Çünkü bu teknoloji bir birikim süreci gerektiriyor. Oysa bu ‘geri kalmış’ ülkeler yıllardır emperyalizmin biçtiği rollere göre dizayn ediliyor. Liberaller ne kadar yok saysa da bu sömürü biçimine yeni sömürgecilik deniyor. Yeni sömürgeciliği; siyasal bağımsızlığını kazanmış ülkelerin tankla, tüfekle işgal edilmesi yerine işbirlikçi burjuva eliyle küresel tekellerin politik, ekonomik ve askeri bakımdan emperyalizmin çıkarları doğrultusunda dizayn edilmesi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüzden yeni sömürge ülkelerde emperyalizm içsel bir olgudur. Bu olguyu gizleyen şey ise emperyalizm ve oligarşinin kurduğu suni dengedir. Suni denge halkların gözünde bir perde, günlük yaşantısında illüzyonlar yumağıdır. Yeni sömürge ülkelerde üretim modelleri, eğitim sistemi, sağlık sistemi, akademik içerik ve hatta daha absürt bir örnek olarak yaz saati uygulaması bile emperyalizmin çıkarlarına göre şekillenir. Suni denge sarsılınca, halklar bağımsızlık isteyince sömürge tipi faşizm yoluyla bastırılmaya çalışılır. Merkez Avrupa ülkelerinde olduğu gibi tabanda örgütlenen bir faşizmden ziyade devlet ve NATO destekli, tepede örgütlenmiş ve emekçi kitleleri sindirmek için kullanılan bir faşizmden bahsediyoruz. Böylelikle suni denge sürekli sürekli yeniden üretebilecek olanakları bulmuş oluyor.

Yeni sömürgecilik metoduna uygun olarak altyapısı düzenlenen ülkemizde aşı üretim meselesini de bu konudan bağımsız olarak ele alamayız. Zira bizim gibi yarı sömürge ülkelerde aşı üretebilecek teknolojik alt yapı yok. Çünkü emperyalizm senelerdir dayattığı üretim modeli ile öz kaynaklarımız yağmalanıyor, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yaşamlarımız dizayn ediliyor. Yani aşı tekelleri patentlerini açsa ve hatta teknoloji transferi yapsa dahi bu aşı teknolojisini sürdürebilecek, üretebilecek "bağımsız" bir alt yapımız şu an yok.

Aslında genç Cumhuriyet aşı üretecek kurumlarını ilk yıllarında kurmaya başladı. 1928 yılında Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü'nü kurdu. Enstitünün temel amacı halk sağlığını korumak amacıyla temel laboratuvar hizmetleri yürütmekti. Bu çalışmalara aşı üretimi, aşı ve ilaç kalite kontrolü de dahildi. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü 1983 yılında sağlık bakanlığına bağlandı ve Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi adı aldı. 2011 yılında AKP iktidarı eliyle bu kurum tamamen kapatıldı.

Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün kapanana kadar ki çalışmaları şöyle;

1931: Ağız yoluyla uygulanan BCG Aşısı üretimi.

1932: Serum üretiminin ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye gelmesi sonucu, dışarıdan serum ithali durduruldu.

1933: Simple Metodu ile kuduz aşısı üretimi.

1934: İstanbul Aşıhanesi'nin enstitü bünyesine nakli ve çiçek aşısı üretimi ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye gelmesi.

1942: Tifüs aşısı ve akrep serumu üretimi.

1948: Boğmaca aşısı üretimi. İnfluenza virüsü, New-Castle virüsü ve tavuk vebası üzerine araştırmaların başlaması.

1950: İnfluenza Laboratuvarı'nın Dünya Sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Bölgesel İnfluenza Merkezi olarak tanınması, influenza aşısı üretimi.

1958: Frenginin modern yöntemlerle teşhisi.

1965: Kuru çiçek aşısı üretimi.

1970: Fibrinojen, albumin ve gamma globulin üretimi.

1983: Kuru BCG aşısı üretimi.

1987: AIDS Araştırma ve Doğrulama Merkezi'nin açılması.

1992: Kan ürünlerinin viral inaktivasyonu. "T.C. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Birimler". 23 Mart 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Mart 2020.



"Arşivlenmiş kopya". 16 Ekim 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Ekim 2007.

Hıfzıssıhha Merkezi 12 Eylül ile başlayan ve AKP iktidarı ile devam eden Cumhuriyetin ilerici kazanımlarının tasfiye sürecinin ve neoliberal uyum sürecinin bir parçası olarak kapatıldı. 'Devlet üretim yapmaz' gibi iki yüzlü bir argümanın arkasına sığınarak sağlık sistemi topyekûn sermayeye uygun dizayn edildi ve yağmalandı.

Bugünlerde ise Rus Sputnik aşısının üretiminin yapılacağı ülkelerin içinde Türkiye'nin de olduğu açıklandı. Sağlık bakanı ve iktidara yakın medya bunun büyük bir gelişme olduğunu, aşıya ulaşmak için büyük bir adım olduğunu iddia etti. Ancak durum pek de öyle değil. Rus aşı tekelleri Türkiye'de üretimi; ucuz emek gücümüz ve öz kaynaklarımız için seçti. Yani emperyalizmin bizlere biçtiği rol, Hindistan örneğindeki gibi, yalnızca aşının işçiliğini yaptırmaya çalışmak.

İşte tam olarak burada gençliğe büyük bir görev düşüyor. Türkiye devrimci gençliğinin tarihi, anti emperyalist mücadelenin tarihidir. Gençliğin dinamizmi anti emperyalist mücadelenin kitlelere ulaşmasına öncülük eder. Bu yüzden pandemi ve sonrasında gençliğin anti emperyalist mücadelesi, aşı üretebilme, kamusal sağlık hakkına sahip olma yani Covid 19 pandemisini ve karşımıza çıkacak diğer farklı türlü belaları yenebilmemiz için hayati bir öneme sahip bir ihtiyaç. Yoksulluğun derinleştiği, sistemin tüm çelişkilerinin daha da keskinleşerek önümüze çıktığı bu pandemi döneminde, aşı tartışmaları bir kez daha gösteriyor ki ülkemizde tam bağımsızlığı amaçlayan, anti emperyalist mücadele yaşamın kendisi kadar değerli ve kaçınılmaz bir gerçeklik.

YORUMLAR

  • 0 Yorum