GENÇLİK RAPORU

GENÇLİK RAPORU
05 Nisan 2021 - 16:38 - Güncelleme: 06 Nisan 2021 - 00:53
Genç İşsizlik, Geleceksizlik ve Umut

Türkiye’nin yaşadığı siyasal, ekonomik ve toplumsal kriz salgınla birlikte daha da görünür ve yaşamsal hale geldi. Yıllardır içinde debelendiğimiz işsizlik, geleceksizlik ve güvencesizlik koşullarının artan baskılar ve derinleşen kriz ile iyice yaşanamaz hale geldiği bugünlerde, gençler olarak ne bugün anlamlı bir hayat yaşayabiliyor ne de yarınımızdan emin olabiliyoruz.

Yapılan her hamlenin gençlik üzerinde ağır ve yıkıcı etkileri oluyor. Üretemez ve tamamen dışarı bağımlı bir ülke haline getirilen Türkiye’de iş yaratılamıyor ve bunun sonucunda büyük zenginlik olarak addedilen milyonlarca genç olarak işsizlikle boğuşuyoruz. 3-4 kişinin ancak karşılayabildiği evlerde, koğuş gibi yurtlarda kalarak, bin bir zorlukla ve borçlarla okuduğumuz üniversitelerden mezun olduktan sonra iş bulamıyoruz. Emek verdiğimiz eğitimini aldığımız alanlarda çalışamıyoruz, deneyimsiz olmamız gerekçe gösterilerek çok komik ücretlerle istihdam ediliyoruz. İşsizlik tehdidini yanı başımızda hissettiğimiz her an bu koşullara mecbur bırakılıyoruz. Deneme süreleriyle, 3-4 aylık sözleşmelerle, sigortasız ve güvencesiz bırakılıyoruz. Yarın bir işimizin olup olmayacağını bilmeden saatlerce mesaiye kalıyor, hakkımızı istediğimizde bizden hiçbir farkı olmayan işsiz sıra arkadaşlarımızın varlığıyla tehdit ediliyoruz. Aynı yerde, aynı işi yapan iki çalışanın birbirinden farklı haklara sahip olduğu, emeğin tamamen bireysel performansa dayalı, keyfi biçimde ücretlendirildiği bir ortamda, çalışanlar olarak iş arkadaşlığından çıkarılıp rakiplere dönüştürülüyoruz. Öğrenme, yaratma, uygulama, eyleme potansiyellerimiz bu kaygılar altında yok olmaya mahkûm ediliyor. Yeteneğimizden, bilgimizden ziyade kimden ne kadar torpilli olduğumuza göre işlere kabul ediliyor, ya da reddediliyoruz. Bir süre çalıştıktan sonra ev sahibi olmak, iyi kötü bir emeklilik hayatı sürebilmek gibi gelecek tahayyüllerinin yanından bile geçemiyoruz.
Tüm bunların yanı sıra AKP tarafından yaratılan baskı ve korku sisteminde Türkiye’nin geleceğine dair fikir belirtmeye korkar hale geldik. Herhangi bir şeye itiraz ettiğimizde, eleştirdiğimizde başımıza bir şey gelip gelmeyeceğini, fişlenip fişlenmeyeceğimizin tehdidiyle yaşıyoruz. Yememizden içmemize, giyim kuşamımıza, düşüncelerimize hayatımızın her alanına, bize dair olan her şeye kısıtlama getirilmeye çalışılıyor.

Bu koşullar altında Türkiye’de bir gelecek kurmayı istesek bile tasarlayamaz hale geliyoruz. Yurtdışında yaşama hayalleri tüm bu sıkışmışlıkla baş etme stratejisi olarak ortaya çıkıyor. Ancak, umudu başka ülkelerde aramaya iten toplumsal dinamiklerin yalnızca Türkiye’ye has problemler olmadığı ve bu stratejilerin bireysel bir kurtuluş çabasının ötesine geçemeyeceği düşünüldüğünde, asıl kurtuluşun toplumsal bir değişim talebinden geçtiğini biliyoruz.

Tüm bu sıkışmışlığın içinden, toplumsal değişim talebimizi sorunlarımızın yakıcılığıyla birlikte gören, bizi birtakım başlıklar altında analiz etmeye çalışmaktansa bu sorunları yaratan düzenle mücadele eden, değiştirme iradesine sahip sol bir politika etrafında bir araya gelerek ve mücadeleyi büyüterek çıkabiliriz. Yaratılan bu düzenin Türkiye’nin geleceğini felakete sürüklediğinin farkındayız. Tam da bu noktada gençliğin sorunları Türkiye’nin sorunlarıdır diyoruz. Bunu biz değiştirebiliriz, SOLGENÇ değiştirebilir.


GİRİŞ
Tarihi günlere tanıklık ediyoruz. Pandemi süreci; hâlihazırda geçim derdiyle, borçlarla, işsizlikle boğuşan milyonlarca gencin sırtına bir de can telaşını yükledi. Virüsle mücadelede en etkili yol olduğu dünyadaki örneklerle sabit olan birkaç haftalık sokağa çıkma yasağı, ‘çarklar dönmek zorunda’ denilerek, salgının büyümesi pahasına da olsa hükümetin ajandasına girmedi. Çark döndü, patronlar kârını yine artırdı. Gençlerin payına ise hastalık, ölüm ama en çok da işsizlik düştü.

Gençlere yalnızca çok şanslı bir azınlığın tecrübe ettiği çalışma koşullarının rüyası pazarlanırken, sayısı on milyonları bulan diploma sahibi gençler işsizlikle cebelleşiyor veya alan dışı güvencesiz işlerde emeğini boğaz tokluğuna satmak zorunda kalıyor. Büyük bir kesim ise bu rüyayı görmeyi bile bırakarak umudunu yitiriyor. 2020 yılı baz alınarak oluşturulan TÜİK verilerine göre, 15-24 yaş aralığında ne eğitimde ne de istihdamda (NEET) olan gençlerin oranı %28,3. Elbette sayısal veriler meseleyi tek başına açıklamakta yetersiz kalsa da istihdam biçimlerinde yaşanan radikal dönüşümün gençlik üzerinde yarattığı tahribata ilişkin ciddi ipuçları veriyor. Neoliberal birikim modelinin yarattığı toplumsal krizin doğrudan muhatabı olan; öğrenme, yaratma, uygulama, eyleme potansiyelleri günden güne daha çok törpülenen gençler; ne bugününden ne de yarınından emin şekilde yaşayabiliyor.

Sadece ekonomik sorunlarla karşılaşmayan gençler, aynı zamanda iktidarın gerici ve baskıcı uygulamaları yüzünden kendi kabuğuna çekilerek yalnızlaşıyor. Ülkede kendileri için bir gelecek göremeyen gençler çözümü yurtdışında arıyor. Geleceksizliğin, yalnızlığın ve her geçen gün daha çok artan belirsizliğin çevrelediği hayatlarında kaygı ve depresyona sürükleniyorlar. Bu davranış eğilimlerine yol açansa, şüphesiz ki gençlerin somut gerçekliğini ve imkânlarını belirleyen toplumsal ilişkiler.

Öyleyse, kısa yoldan gençleri bireycilikle suçlamak yerine, onları yalnızlaştıran ve kolektif eylemliliklerin imkânlarını daha en başında sınırlayan toplumsal ve sınıfsal yapıyı irdelemek daha yerinde bir çaba olacaktır. Kişilerin, ancak toplumsal ilişkilerin üretken bir parçası olduğu sürece toplumla anlamlı bir bağ kurabildiği düşünüldüğünde; sistematik olarak işsizlik, güvencesizlik ve geleceksizlikle kuşatılan gençlerin toplumla aidiyet kuramaması ve yalnızlaşmaları daha iyi anlaşılacaktır.


COVID 19 VE GENÇLİK
Covid-19 pandemisi hayatımızın her alanını etkilemeye devam ediyor. Pandemi öncesi hâlihazırda kapitalizmin krizleriyle sarsılan dünyanın kötü şartları çetinleşiyor, eşitsizlikler daha da belirginleşiyor. Çoktan ‘‘karantina nesli’’ olarak adlandırılmaya başlanan gençler ise bu durumdan en çok etkilenen gruplar arasında yer alıyor. Bu tablonun gölgesinde, işsizlik, güvencesizlik ve geleceksizlik kıskacında yaşayan gençler, iyi bir hayatı kurmanın yollarını arıyorlar.

Birçok farklı ekonomi kuruluşunun raporlarının ve ekonomistlerin ortak öngörüsü, Covid-19 salgınının yarattığı ekonomik tahribatın yakın gelecekte devam etmesi. Bu durum gençler için iş bulmanın daha da zorlaşması ve eğitime ayrılan bütçelerin kısılması gibi can yakıcı sorunlarla baş başa kalmak anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, gençlerin sarsıntılı gündelik hayatları her geçen gün daha da belirsizleşen gelecekle perçinleniyor.

Gelecek algısı böyleyken bu durumun tarihselliğini de vurgulamak gerekir. Mevcut şartlar altında ‘‘esnek çalışma’’ olarak bahsedilen ama tanımı muğlak bırakılan ve bir sömürü mekanizmasına karşılık gelen şartlar çalışma biçimlerini kötüleştirdi. Özellikle Endüstri Devrimi ile birlikte ev ve çalışma yaşamının sınırları keskin bir biçimde ayrışmıştı. Pandemi şartları bu sınırların silikleşmesi sürecini de hızlandırdı. Bu dönüşüm; çalışma sürelerinin daha da uzaması, artan hak ihlalleri, çalışan gençler ve öğrenciler için denetim ve kontrol mekanizmalarının yayılışı gibi koşulların da hazırlayıcısı olmaktadır. Covid-19 ile birlikte iş yaşamındaki dönüşümlerin ve eşitsizliklerin, ekonomik alanda olduğu kadar siyasal ve toplumsal yaşamda da belirleyici etkileri olduğunun altını çizmek gerekir.

Nitekim, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nün 21 Nisan-21 Mayıs 2020 tarihleri arasında 112 ülkeden 18-29 yaş aralığındaki iyi derecede eğitim alan 12.000’den fazla kişiyle gerçekleştirdiği gençlik araştırmasına göre, gençlerin %70’i Covid-19 pandemisinin eğitim kurumları üzerindeki etkisinden olumsuz yönde etkilendiğini belirtmiştir ve 2021 yılı içinde de pandemiden kaynaklı belirsizlik sürecinin etkilerinin hala devam ediyor olduğunu açıklamıştır. Türkiye’de de ‘Sivil Sayfalar’ tarafından yayınlanan “Türkiye'de Gençlerin İyi Olma Hali Araştırması: "Gençlerin Yaşam Memnuniyeti Giderek Azalıyor" raporuna göre de gençlerin yüzde 55’i bu dönemde derslere ve sınavlara yeterince hazırlanamamaktan, yüzde 52’si de düzenli olarak derslere erişememekten şikâyet ediyor. Yine aynı rapora göre Koronavirüs döneminde gençlerin % 16’sının eğitimine ara vermek zorunda kaldığı belirtiliyor. Bu durum iş yaşamına geçişi etkilediği gibi sosyal ve kültürel yaşam üzerinde de olumsuz etkilere sahiptir. Bunun yanında katılımcılar barınma ihtiyaçlarını karşılamada, mevcut konutlarında yaşamaya devam etmekte ve pandemi içerisinde doğru bilgiye ulaşmakta zorluk çektiklerini belirtmişlerdir. Bu sorunlar içerisinde, gençler zihin sağlıklarını korumakta da güçlük çekmektedirler. Aynı araştırmaya göre, küresel çapta her iki gençten birinin kaygı ve depresyon eğilimli olduğu görülmektedir. Pandeminin gençler üzerindeki etkisinde toplumsal cinsiyet boyutunu da bu noktada vurgulamak gereklidir. Gençlerdeki kaygı ve depresyon eğiliminin, genç erkeklere kıyasla genç kadınlarda daha fazla olduğu gözlemlenmiştir. Artan ev içi şiddet oranları bunun arkasında yatan temel nedenlerden biri olarak gözükmektedir. Bir diğer nokta ise, artan ev içi emek ya da bakım yükünün bölüşümündeki eşitsizliktir. Bu şartlar aynı zamanda genç kadınların eğitim ve çalışma hayatındaki yaratıcılıklarını ve motivasyonlarını da olumsuz yönde etkilemektedir. Bu veriler ışığında, Covid-19 pandemisinin deneyimlenen eşitsizlikleri görünür kılmanın yanında daha da derinleştirdiğini ve yeni eşitsizlikler yarattığını söyleyebiliriz.

Geniş çaplı araştırmalara baktığımızda, Covid-19 pandemisinden etkilenme seviyesi ülkelerin durumuna göre farklılık gösterse de yarattığı şokun küresel etkileri olduğu görülmektedir. Aynı şekilde, gençlerin pandemiyi deneyimleme biçimlerinde ve sorunlarında önemli benzerlikler görülmektedir. Türkiye özelinde ise bu durum, yerel sorunlara eklemlenerek büyümektedir. Fakat pandemi öncesi dünyanın krizleri, pandemi döneminin koşullarını şekillendirmektedir.


Yoksulluk büyürken katı bir rekabet kültürüyle sınanan gençler, sorunu kendilerinde aramaları gerektiği dayatmasıyla kendilerini ‘‘yetersiz’’ hissetmektedirler. Birçok alan gibi eğitimin de piyasalaşması; eğitime erişimin zorlaşmasına, eğitim kalitesinin düşmesine ve eğitimin değersizleşmesine yol açmıştır. Gençler, ‘başarı’ ve ‘kariyer’ gibi kelimelerle bezeli katı bir bireyciliğe itilmiştir. Bilimin, eleştirel düşüncenin ve karşı çıkış fikrinin merkezi olması gereken üniversitelerin içi boşaltılmıştır. Pandemi döneminde boş kalan amfiler bu durumun yalnızca fiziki bir tezahürünü oluşturmaktadır. Temelde yaşanan, bir fikir erozyonudur.

Neoliberal dönüşüm bu fikir aşınımının hazırlayıcı olmuş, “toplum fikrinin” reddine dayanan bir düşünce anlayışını beslemiştir. Birey olmanın yüceltildiği kapitalizme içkin bir olgu olarak beliren işsizler yedek iş gücü ordusu olarak çalışan gruba ve hak aramalara yönelik baskılayıcı bir unsur olarak hazır tutulmaktadır. Toplum fikrinin reddi, sorunların da yapısal değil birey merkezli olduğu fikrinin yayılmasını doğurmuştur. Bugün gelinen aşamada tüm dünyada ve Türkiye’de bu dönüşümün can yakıcı sonuçları görülmektedir.



İŞSİZLİK, GÜVENCESİZLİK, GELECEKSİZLİK
Türkiye ekonomisi uzunca süredir alarm veriyor. Kuralsızlığa, planlama karşıtlığına, kamu kaynaklarının özelleştirilmesine, toplumun refahı karşısında sermayenin karını öncelemeye dayanan neoliberal ekonomi politikalarının kaçınılmaz sonucu olarak giderek dışa bağımlı hâle gelen Türkiye ekonomisi yeni istihdam alanları yaratamıyor, işsizlik rekora doymuyor, mızrak çuvala sığmıyor. İşsizler ordusunun büyük kısmını ise gençler oluşturuyor. 2021 Mart ayında DİSK tarafından yayınlanan rapora göre gençlerde geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 41,1 olarak gerçekleşti.[1] Salgın nedeniyle yaşanan işten çıkarmaların boyutu tam olarak kestirilemiyor olsa da alanın uzmanları mevcut sayıların ikiyle çarpılması gerektiğini söylüyor.[2] İstihdam alanlarının hızla düştüğü, milyonlarca gencin iş bulabilmek umuduyla her sene üniversite sıralarını doldurduğu göz önüne alındığında meselenin vahameti daha iyi anlaşılacaktır. Bir şekilde iş bulabilen gençler ise neredeyse 19. yüzyıl kapitalizmini andıran güvencesiz koşullarda, ne bugününden ne de yarınından emin bir şekilde çalışabiliyor. Ücretsiz/ücretli stajyerliği, deneme süresini dayatan sözleşmeler aracılığıyla elde kalan son güvence kırıntıları da budanıyor.
Sözde genç işsizliği azaltmak için meclise getirilen yasa tasarısı, siyasi iktidarın emekçilere, ama en çok genç emekçilere yönelik tavrını gözler önüne seriyor. Komisyondan geçen tasarıya göre, hâlihazırda düzenli çalışan yaklaşık 1 milyon gencin kısa süreli çalışma sistemine geçirilmesi hedefleniyor. Tasarının yasalaşması, gençlerin kıdem tazminatından yoksun şekilde, düşük maaşlarla, her gün ve her saniye işten çıkarılma korkusuyla çalıştırılabilmesi anlamına geliyor. Abartısız şekilde söylersek; bugün yaratılmak istenen düzen, adıyla sanıyla bir kölelik düzenidir.

İşsizlik, elbette ki yeni bir fenomen değil. Fakat neoliberal emek rejiminde işsizliğin kazandığı anlam, önceki işsizlik deneyimlerine göre oldukça farklı. Çok değil, birkaç on yıl öncesine kadar işsizlik, işçinin kayda değer bir süre çalışacağı işi bulana kadarki pozisyonunu ifade etmekteydi. Dolayısıyla işsizlik ve istihdam kavramları, tam anlamıyla birbirine karşıt iki deneyimi açıklıyordu. Neoliberalizmin esnekleşme politikaları adı altında emek piyasasına yönelttiği doğrudan saldırıyla beraber işsizlik, emekçilerin sürekli ve daha yoğun şekilde deneyimlediği, istihdama katıldığı andan itibaren nefesini her daim ensesinde hissettiği bir heyula haline geldi[3]. Böyle olduğu ölçüde işsizlik, istisna olmaktan çıkıp genelleşerek, istihdam ile beraber tek bir deneyime tekabül etmeye başladı.[4] Öyleyse, bugünün işsizliğini anlayabilmek için, onun güvencesiz istihdam biçimleriyle kurduğu güçlü ilişkinin olduğu gibi ortaya konması gerekir.

Neoliberal ideolojinin emek piyasasına yönelik müdahalesinden evvel, güvencesizlik daha çok mevsimlik veya kayıt dışı işlerle ilişkilendirilirdi. Her ne kadar Türkiye ekonomisinin özgül koşulları bu iş biçimlerini üretmeye hep elverişli ola gelse de bu iş biçimleri istisnai bir nitelik taşırdı yahut böyle algılanırdı. Neoliberal emek rejiminde ise güvencesizlik, tıpkı işsizlik gibi; esnek çalışma, kısa süreli sözleşmeler, ücretsiz stajyerlik, deneme süresi gibi isimlere bürünerek istisna olmaktan çıktı, kaide haline getirildi. Güvence kavramının altını oyan bu istihdam biçimleri, özellikle AKP döneminde gerçekleştirilen iş hukukundaki yapısal değişikliklerin büyük katkılarıyla, emekçiler için daha fazla işsizlik ve daha az maaştan öte bir şey vaat etmiyordu. Bu iş biçimlerinin uygulanmaya konması ise öncelikle yapılan işin, dolayısıyla da bu işlere koşacak emekçilerin vasıfsızlaştırılmasına bağlıydı. Bugün özellikle diploma sahibi gençlerin yaşadığı bunalımın kaynağı burada aranmalıdır.

Bahsettiğimiz bunalımı önceki kuşağın deneyimlerinden farklılaştıran bir diğer önemli husus ise, geleceğe yönelik yapılan kişisel yatırımlardan böylesi bir emek rejiminde bahsedemiyor oluşumuz. Önceki kuşağın ortalama bir ailesinin işleriyle kurduğu bağın anlamlı birer temsili olan; ev sahibi olmak, iyi kötü bir emeklilik hayatı sürebilmek gibi gelecek tahayyüllerinin işsizlik, güvencesizlik ve geleceksizlik üçgenine sıkışıp kalan gençlerin ajandasında artık bulunmuyor olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu farklılaşmanın altını çizmek gerekir, zira belki de anlamlı bir ilişki sürdürdüğü tek topluluk olan ailesiyle de gelecek beklentisi anlamında ayrışıyor, böyle olduğu ölçüde kolektif bir özne olmaktan uzaklaşıyor.


GENÇLİĞİN “BİREYCİLİĞİ” VE TOPLUMSALLAŞMASI ÜZERİNE
Bugün oldukça popüler olan X,Y,Z kuşağı kavramsallaştırması ve gençliğin kendine has dili üzerine yoğunlaşan tartışmalar Gezi Eylemleri zamanında da benzer biçimde gündeme gelmiş;  o zamanın genç kesiminin çoğunluğunu oluşturan “Y kuşağı” kendinden beklenmeyen politik duruşu, özgün mizah anlayışı ve direniş biçimleriyle zamanın ruhunu yansıtan “yeni” bir kolektif eylem biçiminin öznesi olarak değerlendirilmişti. Peki, bugün bireyci ve tüketim odaklı olduğu söylenen, çoğunluğu başka ülkelere göç etme hayalleri kuran gençler o gün yaşam alanlarına, özgürlüklerine ve memleketlerine sahip çıkanlardan farklı bir kesime mi tekabül eder? Öyle olsa bile bu fark basitçe farklı tarihlerde ve farklı teknolojik olanaklara doğmuş olmalarından mıdır, yoksa gençlik her türlü kolektif eylemin karşısına dikilen, krizler ve baskıcı yöntemlerle giderek derinleşen neoliberal ideoloji ve gerici düzen çerçevesinde mi anlaşılmalıdır? Kişilik özellikleri, davranışlar, tüketim biçimleri ve değerler üzerinden yapılan kuşak analizleri yöntemsel olarak bilimsel bir değer taşımamakla beraber, yapılan araştırmalarda bu tür etiketlerin nesilleri ölçmek ve genellemeler üretmekte zaten başarısız olduğu görülüyor[5]. Gezi Eylemlerinin kendine has koşullarının ve çıktılarının bugünün perspektifiyle okunması başka bir tartışmanın konusu olmakla beraber, geçmiş dönem ve şimdiki zaman gençleri gibi şematik bir ayrımın mümkün olmadığı; genç kuşağın, kendisini çevreleyen toplumsal ilişkiler ile anlaşılması gerektiği ortadadır.

Öncelikli olarak bilimsel bilgi ve istihdam üretmesi beklenen, ancak basit bir kurum olmaktan öte kendine has bir fikre ve toplumsallığa işaret eden üniversiteler, hızla artan sayılarına karşın bu işlevlerin hiçbirini hakkıyla yerine getiremiyor. Üniversiteler, özgürce kendini ifade edebilmek, bir meslek sahibi olmak, kendine has değerleri olan toplumsal bir bütünün aktif bir parçası olmak gibi olanakları sağlayamadığı sürece gençler yaşamlarının erken safhalarından itibaren toplumsallaşmanın en köklü zemininden mahrum bırakılmış oluyor. Ağuston 2020’de yayınlanan, 71 ilde 18-29 yaş aralığındaki 8000 genç ile yapılan bir araştırmaya göre gençlerin yaklaşık %8’i üniversitelerin özgür değerlendirme becerisi ve bakış açısı sağladığını düşünürken, %60’ı üniversitelerin iş bulmak için yeterli donanıma sahip olmadığını söylüyor [6]. AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana sayısı üç katına çıkan üniversitelerde yükseköğrenim gören öğrenci sayısı Ocak 2020 itibari iler 8 milyonu aşmış durumda.[7] Mezun olduktan sonra iş bulamayan yahut lisans diploması yeterince “kalifiye” olmayan birçok genç yükseköğretim süresini elinden geldiğince uzatıyor. Böylece benzer çarkların döndüğü akademik alan da giderek anlamını yitirirken, üniversiteler işsizlik oranlarının örtbas edilmesi ve deyim yerindeyse gençleri oyalama görevini üstleniyor. Sermaye ve devletin üzerindeki ekonomik sorumluluk büyük oranda hafiflerken, herhangi bir güvencesi olmadan mezun olan gençlerin sırtına bir de borç yükü ekleniyor. Ağustos 2020’de toplanan verilere göre bugün gençlerin 84’ü borçlu[8]. Gençlerin % 26’sı pandemi sürecinden ödeyemedikleri kira, elektrik, su gibi masrafları olduğundan bahsediyor[9].


Sermayenin üniversiteler üzerindeki ideolojik saldırısı, iş bulamamanın yapısal köklerini görünmez kılarken, meseleyi kişilerin bireysel hatalarına, yeterince rekabetçi ve gözü açık olmamalarına indirgiyor. Diplomasının hiçbir değerinin olmadığının başından beri farkında olan öğrenci, sonsuz “yetenek havuzları” içinde kendine yer bulmaya çalışırken en sonunda güvencesiz ve düşük ücretli işlere mahkûm oluyor. Neoliberal emek rejiminin kişileri sistematik olarak yalnızlaştırma ve ortaklaşma zeminlerini ortadan kaldırmaya yönelik saldırıları çalışma hayatında da benzer biçimde yoğunlaşmış durumda. Aynı yerde, aynı işi yapan iki çalışanın birbirinden farklı haklara sahip olduğu, emeğin tamamen bireysel performansa dayalı, keyfi biçimde ücretlendirildiği bir ortamda, çalışanlar iş arkadaşlığından çıkarılıp rakiplere dönüştürülüyor. Böyle bir ortamda sendikal haklar şöyle dursun, birbirinin maaşından haberdar olmak bile yasak. Dahası hem insanca olmayan çalışma koşulları hem de sermaye mantığının düzenlediği iş hayatında, yapılan işlerle toplumsal fayda ve üretim ekseninde herhangi bir aidiyet ilişkisi de kurulamıyor.

Hal böyleyken, ifade özgürlüğü elinden alınan, hakkını aramanın sonuç vereceğine inanmayan, her gün sistematik şiddet ve eşitsizlikle yüz yüze gelen gençler, toplumsal olanı deneyimleyecek zeminlere erişemiyor. Sorunlara kolektif çözüm üretemeyen, geleceğe dair inancını yitirmiş ve toplumsal olanı sahiplenemeyen gençler, giderek depresif ve çaresiz bir alana, ne yazık ki tek başına sıkışıyor. Bugün gençlerin %50’sinden fazlası mutlu musunuz sorusuna hayır cevabını verirken, %30’u en büyük sorunun gelecek kaygısı, %39’u ise işsizlik olduğunu söylüyor.[10]

En nihayetinde, bugün toplumla üretken bir bağ kuramayan gençlik, mevcut koşullarda Türkiye’de bir gelecek kurmayı istese bile tasarlayamaz hale geliyor. Tam da bu noktada, hayatını daha iyi koşullarda sürdürebileceğini inandığı için yurtdışında yaşama hayalleri tüm bu sıkışmışlıkla baş etme stratejisi olarak ortaya çıkıyor. Ancak, gençleri umudu başka ülkelerde aramaya iten toplumsal dinamiklerin yalnızca Türkiye’ye has problemler olmadığı ve bu stratejilerin bireysel bir kurtuluş çabasının ötesine geçemeyeceği düşünüldüğünde, asıl kurtuluşun toplumsal bir değişim talebinden geçtiği görülecektir.


YURTDIŞINA GİTME/ YERLEŞME HAYALLERİ
“Türkiye simülasyonunu tamamlayıp” kaçanlardan nasıl gidilebileceğine dair en ufak ipucunu bekleyenlere, başka bir ülkenin vatandaşlığı verilse burada bir saniye bile duramayacaklara… Milyonlarca genç bugün ülkeden gitme hayalleri kuruyor, bunun yollarını arıyor, adımlar atıyor. AKP’den başka bir yönetim görmeyen gençler memlekete dair herhangi bir umut beslemiyor. Çünkü bu ülkenin farklı bir şekilde yönetebileceğini, burada istedikleri gibi bir hayat yaşayabileceklerinin hayalini dâhi kuramaz hale geldiler.

Tüm sosyal medya platformlarında sayfalarca yurtdışına gitme isteği dile getiriliyor, binlerce yorum, on binlerce paylaşımda gençler neden gitmek istediklerini anlatıyorlar. İktidar ve onun yandaş medyası tarafından yerlilik ve millilik övülürken yapılan araştırmalara da yansıyan memnuniyetsizlik, çıkışsızlık hali gençleri yurtdışında bir seçenek bulmaya yönlendiriyor.

MAC danışmanlık şirketinin Yeditepe Üniversite’siyle birlikte gerçekleştirdiği araştırmada gençlerin yüzde 76.2’si herhangi bir eğitim veya iş olanağı için yurtdışına gitmek isterken yüzde 64’ü başka bir ülkenin vatandaşlığının verilmesi durumunda kalıcı olarak ülkeyi terk etmek istiyor. 
Gençlerin yurtdışına bu kadar gitmek istemelerinin ilk sebepleri arasında gelecek kaygısı ve ekonomik kaygılar göze çarpıyor. Yapılan araştırmada “Niçin gitmek istersiniz?” sorusuna katılımcıların %59’unun ‘‘Daha iyi bir gelecek’’ yanıtını verdiğini görülüyor.

Ekşisözlük platformunda açılan gençlerin Türkiye’den gitmesi üzerine olan başlıkların altında yazarların yaptığı binlerce paylaşım gençlerin geleceksizlik kıskacı altındaki umutsuz durumlarını anlamak için önemli bir alan. Örneğin, cyclematenergy isimli kullanıcı kendi durumunu şu şekilde ifade ediyor:

bir sorun bakayım neden istiyoruz? bu ülkede geleceğinin garanti altına alındığı hisseden kaç tane genç var? hepimiz bu yaşımızda gelecek kaygısı yaşıyoruz. stresten saçlarımız dökülüyor. psikolojimiz tahribata uğruyor. yurtdışındaki gençlerin ilk düşündüğü şey para kazanmak değil, hayatını yaşamak. onlar bizim yaşımızdayken "bu ay hangi ülkeye tatile gidelim?" diye düşünürken biz de "sınavdan şu kadar puan alsam istediğim bölümü okuyabilir miyim? acaba okuyacağım bölümün türkiye'de iş bulma durumu nasıl?" diyerekten kendimizi heder ediyoruz. ülkemi sonuna kadar çok seviyorum ama geleceğimiz garanti altında olmadığı için kendimizi yurtdışına atmaya çalışıyoruz.

SODEV’in (Sosyal Demokrasi Vakfı) gerçekleştirdiği bir başka araştırmada ise yurtdışına gitmek isteyen ve kendini AKP’li olarak tanımlayan gençlerin yüzde 47.3’ü CHP’li olarak tanımlayanların ise 74.4’ü yurtdışına yerleşip orada yaşamak istiyor.[11] Şu anki hükümeti destekleyen gençlerin neredeyse yarısı ülkenin şu anki durumundan memnun değil, burada kendine bir gelecek ve rahat yaşam ihtimali göremiyor. Yaratılmaya çalışılan “dindar ve kindar” nesil kendi destekçileri tarafından bile reddediliyor. Tabi yurtdışına gitme isteğinin altında yatan tek sebep ekonomik kaygılar da değil. SODEV’in yaptığı araştırmada “Hayatınızın kalan kısmının tamamını SUUDİ ARABİSTAN’da aylık 10.000 $ kazanarak veya İSVİÇRE’de aylık 5.000 $ kazanarak geçirme imkânınız olsa hangisini tercih edersiniz? Sorusuna kendini AKP’li olarak tanımlayan gençlerin yüzde 60.5’i, kendini CHP’li olarak tanımlayanların 82.1’i İsviçre yanıtını vermiştir. Suudi Arabistan ve İsviçre’nin arasındaki kültürel ve yapısal farklılıklar düşünüldüğünde AKP’li gençlerin bile yaratılan gericilik, sağcılık ortamından rahatsız olduklarını ve bu anlamda daha rahat sayılabilecek İsviçre’de yaşamayı daha çok tercih ettikleri oldukça çarpıcı bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Yine eksisözlükte yurtdışına gitme konulu başlıklardan birinin altında yapılan paylaşımda gelecek kaygısından da öte yaratılan baskı ve korku ikliminin ne derece ağır sonuçlar yarattığı gözler önüne seriliyor:

düşünüdüğümü rahatça söyleyebilme, en basit bi düşünüdğünü söyleme eyleminde "fişlenir miyim, aileme zarar gelir mi?" diye düşünmemek, ramazan'da "su içsem başıma bi şey gelir mi?" diye düşünmemek, televizyonda sansürü (öpüşmek, lan lun gibi söylemler bile) kanıksamamak, hayatımdan korkmamak, kim vurduya gider miyim diye düşünmemek, gece geç saatte korku filmindeymiş gibi eve koşarak ulaşmaya çalışmamak, istediğimi giyebilmek, "şimdi bunu giyme neme lazım" dememek, iki yeşillik görmek, parklar bahçeler arasında huzurla ve sanatla yaşamak, konserler sanat galerileriyle dolu bi şehirde olmak, çocuğum olursa aynı korkuları onun için de duymamak. daha uzar liste.

Kendi fikirlerini özgürce ifade etmekten korkmak, yaşam tarzı nedeniyle hayatının tehlikeye gireceğini düşünmek, yaşam alanlarının her gün daha fazla kısıtlandığını görmek gençlerin burada yaşamak istememelerine neden oluyor. Tüm bunlara karşı ses çıkaranların, gazetecilerin, hukukçuların, haksızlıklara karşı mücadele edenlerin gözaltına alındığı, tutuklandığı ülkelerinde yaşamaya devam etmek istemiyorlar. Topluma katkı koymak, yeteneklerini ve kabiliyetlerini kendi ülkesinde değerlendirmek isteyenler ise bu raporda da detaylı bir şekilde anlatıldığı gibi güvencesizlik, işsizlik ve geleceksizlik arasında savrulup duruyorlar.

Gençlerin yurtdışına gitmek istemelerinin başka bir nedeni de yukarıda anlatıların pek çoğunun nedeni olan kayırmacılık sistemi. Türkiye’de gençlerin yüzde 77,6’sı herhangi bir işe girebilmek için kişisel özelliklerinden, başarılarından, eğitimlerinden, yeteneğinden ziyade torpilin ve kayırmacılığın kendilerine daha fazla avantaj sağlayacağını düşünüyor. Oldukça eşitsiz koşullar altında gelinen üniversitede harcanan yılların, verilen emeklerin boşa olduğunu görüyor, inanıyor. Daha yetenekli birindense daha yüksek mevkiden birinden torpilli olanın yetenekli adayın önüne geçeceğine inanıyor. Çok eskiden beri akraba, tanıdık ilişkilerinin iş bulmada bir avantaj sağladığı Türkiye’de artık bunun da yetmediği AKP’li üst düzey tanıdığın gerek şart olduğu, AKP’den referansı olmayan, icazet almayan kişilerin işe alınmadığı bir düzen yaratıldı. İstihdam edilmenin bir parçası haline gelen kayırmacılık, gençlerin en çok canını yakan noktalardan birisi olmaya devam ediyor.


GENÇLERE YAKLAŞIM
Türkiye nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan genç nüfusun taşıdığı oy potansiyeli siyasi partilerin gençleri kapsamaya dönük hamleler yapmasına neden oluyor. Hem iktidar hem muhalefet partileri gençleri belli başlı kategoriler altına sokarak onların ilgi alanlarını tespit etmeye çalışıyor. Gençlerin sorunları yerine tüketim alışkanlıklarına dönük hamlelerle gençlerin desteğini kazanmaya çabalıyorlar.  Son dönemde gündeme gelen Z kuşağı tartışmaları da bunun bir parçasını oluşturuyor.

Z kuşağı üzerine analizler yapılırken bu kuşağın tanımında dahi farklılıkların ortaya çıktığı belirtmek gerekiyor. Büyük bir kısmı milenyum sonrası doğan ama 1990’lı yıların ortasından sonra doğanların da dâhil edildiği tanımlamalar bulunuyor. Fakat bu tanımların ortaklaştığı temel nokta, bu kavramın dünyada teknolojinin ve bilişim sektörünün hız kazandığı dönemde doğanları kategorize etmek için kullanılmasıdır. Z kuşağı yaygın sosyal medya kullanımı, sorunlara çözümü daha bireysel noktadan ele alma, toplumsal ve çevresel konularda hassasiyetleri olan ama eyleme geçme noktasında isteksiz gençler olarak nitelendiriliyor. Aynı zamanda tüketmeyi seven, her şeyi çabuk eskiten, sürekli yeniyi isteyenler olarak görülen bu gençleri kimin böyle gördüğü sorusu önemli.

Z kuşağı adlandırması bilimsel bir tanımlamadan ziyade kapitalist şirketlerin, reklamcıların tüketicilerini yaratmak için kullandıkları bir kavrama tekabül etmektedir. Her ülkede, ülke içinde bölgelerde farklılık gösteren, sınıfsal özellikleri aynı olmayan, aldıkları eğitim ve içine doğdukları kültürlerin değişiklik gösterdiği bir gençliğin var olduğunu düşünürsek Z kuşağı adlandırması nesnel gerçeklikten ziyade kapitalizmin yapay bir kategorisine karşılık geliyor.

Gerek iktidar gerekse muhalefet partileri de gençleri bu kategorinin altına sokup onların ilgisini çekebilecek hamlelere yöneliyorlar. İktidar yazarları tarafından “dislikelayan dislikelanır” sözleri zaten AKP’nin bugün gerçek anlamda gençleri kazanma gibi bir derdi olmadığını gösteriyor. Canlı yayın youtube programlarıyla gençleri kapsamaya çalışan AKP’ye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liselilerle yapacağı sosyal medya canlı yayınında rekor düzeyde “dislike” vererek “#oymoyyok” yorumu yaparak cevabı yine gençler verdi.

Muhalefet partileri de sosyal medyayı yaygın kullandıkları için gençlere sosyal medyadan seslenmeyi, rap şarkı yaparak onları kazanmayı hedefliyor. Ama bunun sahici olmadığını bilen gençler bu tarz hamlelerle en çok dalga geçen kesim oluyor. 

Çünkü bugün bir Z kuşağı sınıflandırmasına sığmayacak çok daha büyük bir gençlik kesimi sorunlarının ve buna sebep olan şeylerin farkında. İtirazlarına, sorunlarına, kaygılarına dönük gerçekçi olabilecek herhangi bir hamle görmüyorlar.

AKP’den beklentileri olmadığı gibi mevcut siyasal düzen içindeki herhangi bir alternatiften de medet ummuyorlar. Temel sorunları olan işsizlik, diplomanın değersizleşmesi ve üretim sürecine yoğun katılımın karşılığının düşük ücret olduğunu görüyorlar. Gençler toplumun kılcal damarlarına şırınga edilmek istenilen baskı ve korku ikliminin farkındalar ve bunu ciddi bir biçimde deneyimliyorlar.


KOLEKTİF DİRENİŞ VE DEMOKRATİK ÜNİVERSİTE MÜCADELESİ
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile üniversiteleri de tamamıyla kontrolü altına almış oldu. Bu tarihten itibaren birçok üniversiteye rektörler demokratik yöntemler hiçe sayılarak, Erdoğan’ın şahsi tercihleriyle belirlendi.
Rektör atama yetkisi Erdoğan’a verildiğinden beri üniversitelerin yerel ve uluslararası sıralamalarda gerilediği yapılan bazı araştırmalarla tespit edildi. 2016’dan bu yana üniversitelere rektör olarak atanan isimlerin 23 tanesi AKP’li, 19’u ise ilahiyat mezunu[12].

Yıllardır ODTÜ’de ve diğer üniversitelerde kayyum rektörlere yönelik yürütülen bir mücadele ekseninin yanı sıra pandemi döneminde yükselen  Boğaziçi Üniversitesi bileşenlerinin kayyum rektör atamasına karşı sürdürdüğü direniş de iktidarın asabiyeti ile karşı karşıya kaldı. Polisin fiili işgal ve kuşatmasının etrafında iktidar sözcülerinden Diyanet’e ve havuz medyasına kadar bir dizi çember kuşatmayı pekiştiriyor. Her gün artan bir güç ve hırsla öğrencilerin üzerine yürüyerek tüm muhalefet ve toplum üzerinde bir tatbikat yapıyorlar.

İktidar Boğaziçi’ni bir tatbikat alanına çevirerek bir tür topluma mesaj yollarken aynı zamanda Gezi’de de benzerlerini gördüğümüz din merkezli bir kutuplaşmanın da merkez üssü olarak kullanmaya yöneliyor. Anlık parlamalarla tabanının ve siyasetin dikkatini belli bir dönem bir noktaya odaklayarak ilerlemeye çalışan iktidar için Boğaziçi böyle bir zemin olarak öne çıkartılıyor. Din merkezli bir nefret söylemi bizzat Diyanet İşleri Başkanı’ndan İçişleri Bakanı’na uzanan bir iktidar silsilesi yoluyla gündeme sokuluyor. Bu tam da iktidarın yönetme biçiminin  bir yansıması olarak vuku bularak adım adım örülüyor.

İktidarın üniversitelere yönelik eğitimin içini boşaltma ve kendi denetimine alma hamlelerinin, gençlik tarafından benimsenmediği her haliyle kendisini ortaya koyuyor. Zor bir dönemden geçen, yoksullukla, geleceksizlikle, özgürlüklerine yapılan saldırılarla mücadele eden gençler; bir nebze olsun soluk alabildiği üniversitelerine yapılan anti-demokratik müdahalelere karşı tepkisini somut bir şekilde ortaya koyuyor. Gençlik içinde oluşan bu muhalif hat, iktidar tarafından gerçekleştirilen yüzlerce gözaltı ve ev hapsiyle abluka altına alınmaya çalışıldı.

Bu durum gösteriyor ki, yıllardır baskılanan, özgürlükleri kısıtlanan, gelecekleri görünmez bir sis bulutu içine hapsedilen gençler, üniversitelerine sahip çıkmak adına kararlı bir irade ortaya koyabiliyor. Birlikte üretebildikleri, birlikte yaşayabildikleri, birlikte düşünebildikleri alanları kolay kolay teslim etmeye niyetleri yok.


SONUÇ- GENÇLİĞİN SORUNLARI TÜRKİYE’NİN SORUNLARIDIR
Gençlerin yaşadığı sorunlar ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel başlıklar altında birikmektedir. Gençlerin derinden hissettiği işsizlik, güvencesizlik, eğitimin yetersizliği, kalitesizleşmesi ve değersizleşmesi gibi sorunlar memleketin yaşadığı sorunlarla paralellik göstermektedir. Gençlerin sorunları Türkiye’nin sorunlarıdır. Mevcut kötü tablonun müsebbibinin gençliğin kendinden menkul karakterinin değil, cebelleştiği bu sorunlar olduğu ortadadır.

Türkiye’nin çözümsüz bırakılan sorunları gençlerin sorunlarının da büyümesine yol açmaktadır. Gençler bu durum altında yaşadıkları ağır deneyimlerle, iyi bir yaşam kurmakta zorlanmaktadırlar. Mevcut çözümsüzlüğün temel sonucu, gençlerin çoğunluğunun yaşadıklarıyla başa çıkmanın bir yolu olarak yaşam standartlarının daha iyi olacağını düşündükleri ülkelere göç etmek istemeleridir. Fakat sorunların yapısal ve küresel çapta olması sebebiyle, sahici bir karşılığı bütünüyle bulunmayan önyargılar da göçe eşlik etmekte ve sonrasında umutsuzluğu derinleştirme potansiyeli taşımaktadır. Ancak, içinden çıkılamaz ve karamsar bir durum tespiti yapmak da kendi başına anlamlı olmamaktadır. Asıl anlamlı olan, toplumsal olanı yeniden kurmak için gerekli yolları araştırmak, bunu yaparken de gerçek sorunlarla yüzleşmektir. Gerçek bir değişim; ortak sorunların çevrelediği ortak dertlere kolektif çözüm arayışlarında, yani sol politikalarda ve dayanışmada yatmaktadır. Mevcut örgütlerin kapsayamadığı ama yaşadıkları ve yaşantıları gereği sistemle en çelişkili, ona karşı mücadele etmeye en açık kesim gençlerdir. Öncelikle gençlerin eğitimde yaşadığı sıkıntıların, üretim süreçlerinde karşılaştıkları güçlüklerin, geleceksizlik ve işsizlikle hayatlarını çalan durumlarla karşılaşmalarının kökenlerini tespit etmek gerekir. Sonrasında ise bu problemlerle biçimlenerek toplumsal hayatta var olmaya çalışan gençlerin davranış eğilimleri, sorunlarına karşı geliştirdiği tepkilerin ışığında sözlerini eyleme geçirebilecekleri, kendilerini ait hissedecekleri örgütlenmeler üzerine düşünmek gerekir. Bütün bunları göz önünde bulunduran, gençleri mücadelenin kendiliğinden bir parçası olarak kurgulamayan, mücadeleyi öznesinden ayrı düşünmeyen politik bir anlayışa ihtiyaç vardır. Gençleri “Bir diploma bir işe yeter!” gibi sıradan fakat sahici taleplerle seslenebilecek, eğitime dair geniş ve planlı bir perspektifi bulunan bir anlayışa ihtiyaç vardır. Hep birlikte ürettiğimiz ‘yeni bir dil’ ile örülen politik bir aklın başarısız olmasını düşünmemizi gerektirecek hiçbir sebep yoktur.

Gençler, ancak böylesi bir politik aklın etrafında birikip kaderlerini kendi ellerine alarak ‘işsizlik virüsünün’ yarattığı pandemiyi ve pandemide belirginleşen ‘‘sınıf bağışıklığını’’ bertaraf edebilir. Ne 2021 Türkiye’sinde ne de gelecekte gençler için başkaca bir ‘normalleşme’ süreci bulunmamaktadır.
 
 
[1]DİSK-AR İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu (MART, 2021) http://disk.org.tr/2021/03/disk-ar-issizlik-ve-istihdamin-gorunumu-raporu-yayimlandi/
[2] Konuyla ilgili kapsamlı bir analiz için Aziz Çelik’in BirGün Gazetesi’ndeki 27.04.2020 tarihli yazısı okunabilir: https://www.birgun.net/haber/salgin-7-5-milyon-yeni-issiz-yaratabilir-298345
[3] İşsizlik-güvencesizlik ilişkisinin güncel durumuna dair Hande Tuhanioğlu’nun değerlendirmeleri okunabilir: https://www.birgun.net/haber/patrona-uzak-denetime-yakin-332455
[4] İşsizlik-güvencesizlik ilişkisinin güncel durumuna dair Metin Özuğurlu’nun değerlendirmeleri okunabilir: https://www.birgun.net/haber/issizlik-uzerine-notlar-1-310089      
[5] Lyons, S., & Kuron, L. (2014). Generational differences in the workplace: A review of the evidence and directions for future research. Journal of Organisational Behaviour(35), 139-157.
 
[6]T.C. Yeditepe Üniversitesi; MAK Danışmanlık. (13 Temmuz- 26 Ağustos 2020). Türkiye Geneli Gençlik Araştırması.
 
[7] Öğrenim Düzeyine Göre Öğrenci Sayısı: 2019-2020 İstatistikleri. (2020). Yüksek Öğretim Bilgi Yönetim Sistemi: https://istatistik.yok.gov.tr/ adresinden alındı
 
[8]T.C. Yeditepe Üniversitesi; MAK Danışmanlık. (13 Temmuz- 26 Ağustos 2020). Türkiye Geneli Gençlik Araştırması.
 
[9]Türkiye'de Gençlerin İyi Olma Hali Araştırması: "Gençlerin Yaşam Memnuniyeti Giderek Azalıyor: https://www.sivilsayfalar.org/2021/01/27/turkiyede-genclerin-iyi-olma-hali-arastirmasi-genclerin-yasam-memnuniyeti-giderek-azaliyor/
 
[10] T.C. Yeditepe Üniversitesi; MAK Danışmanlık. (13 Temmuz- 26 Ağustos 2020). Türkiye Geneli Gençlik Araştırması.
[11] http://sodev.org.tr/wp-content/uploads/2020/05/detayli_rapor.pdf
[12] Anıl Ataş’ın “Tek adam rejiminde üniversitelerin durumu içler acısı: Boğaziçi yalnız değil Melihler her yerde” başlıklı yazısı: https://www.birgun.net/amp/haber/tek-adam-rejiminde-universitelerin-durumu-icler-acisi-bogazici-yalniz-degil-melihler-her-yerde-329927?__twitter_impression=true

YORUMLAR

  • 0 Yorum