Göçmen Sorunu, İktidar ve Sol Çözüm

Göçmen Sorunu, İktidar ve Sol Çözüm
27 Temmuz 2021 - 15:15
Reel sosyalizm deneyiminin sonlanması üzerinden yaklaşık otuz yıl geçti. Bu süreçte dünyanın artık sınırsız ve özgür bir köy olduğu, otoriter rejimlerin ortadan kalktığı ve tarihin sonunun geldiği bolca anlatıldı. Ancak sınırsız sömürü imkanı bulan emperyalizm, tek kutuplu dünya iddiaları eşliğinde halklara olan saldırılarına devam etti. Sömürdüğü ülkelere ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’ götürdüğünü iddia etti. Ancak halkların gördüğü kan ve zulümden başka bir şey değildi. Emperyalizmin tüm bu işgallerinden ve sömürüsünden sonra ülkelerin altyapısı felç oldu, can ve mal güvenliği kalmayan işgale uğramış ülkelerde göçmen yığınları oluştu ve bu yığınlar sistemin en büyük açmazını oluşturdu. Yurtlarından kopup başka ülkelere göç etmek zorunda kalanların durumunu biraz yakından inceleyelim: UNICEF’in yaşları 14 ile 24 arasında değişen 4000 mülteci ve göçmen genci kapsayan araştırmasına göre;

Gençlerin %67’si ülkelerini terk etmek zorunda kalmış,

%44’ü ülkelerini tek başına terk etmiş,

%58’i en az bir yıl okul kaybı yaşamış,

%49’u herhangi bir sağlık sorununda doktora ulaşamamış,

%38’i aile, arkadaş ya da kurum gibi başka kaynaklardan yardım görememiş.

Bu ankete katılan gençler Almanya, Türkiye ve Uganda gibi göçmen barındıran ülkeden katılmış.

Birleşmiş Milletler DESA organizasyonu 2019’da yayınladığı rapora göre Türkiye’de 5 milyon 678 bin 800 göçmen ve mültecinin yaşadığını belirtmiş. Ayrıca yine bu rapora göre göçmen ve mültecilerin yaş ortalaması 32.4 ve yaş oranları ise şöyle:

0-19 yaş aralığı 22,3

19-65 yaş aralığı 71,4

65 yaş üstü 4,2



Bu rapor Türkiye’de yaşayan göçmen ve mültecilerin büyük çoğunluğunun gençler olduğunu gösteriyor.

Göç edilen ülkelerdeki emekçi sınıfların halihazırda zaten neoliberal politikaların etkisi altında yaşam şartları gün geçtikçe güçleşirken ve sisteme karşı öfkeleri her geçen gün artarken, sistem bu öfkeyi göçmenlere kanalize ederek bu durumu doğuran emperyal heveslerini arka plana atmaya ve kendi krizini emekçiler nezdinde gölgelemeye çalışıyor. Milyonlarca göçmene ev sahipliği yapan Türkiye’de ise göçmen sorunu hiçbir ülkede olmadığı kadar derinden hissediliyor. Kapitalist sistem bir yandan AKP’nin bir tür alt-emperyalist olmak için bölgede güttüğü politikaların sonucu olarak ülkemize milyonlarca göçmen doldurarak Türkiyeli işçilerin mevcut ekonomik tablo karşısında öfkesini göçmenlere yönlendirirken, bir yandan da göçmenleri sömürüp kârına kâr katıyor ve oluşan faşist havadan kendi sömürüsünü gizleyip öfkeyi kendisinden uzak tutuyor.

Kapitalistler için yaratılan bu korkunç artı değer sömürüsü, savaşın bir de öteki yüzüne işaret ediyor. Bilindiği üzere AKP iktidarı ve onun gölgesindeki Türkiye burjuvazisi ülkemizi ucuz işgücü cennetine çevirme vaadiyle finans-kapitalin taşeronluğunu üstlenmişti. Ancak AKP iktidarı bu idealini tam manasıyla gerçekleştiremedi çünkü işçi sınıfının günümüze kadar uzanan mücadele birikimi, kazanımları ve toplumsal muhalefetin direngenliği buna izin vermedi. Fakat bu sorununu çözmek için göçmen gençleri ucuz işgücü kaynağı olarak kullanmayı hedefledi. Göçmen gençler köle misali sigortasız, güvencesiz çalıştırıldı ve geleceksiz bırakıldı. 

Yine UNICEF’in raporlarına göre Türkiye’de çoğunluğu Suriyeli olmak üzere 1.74 milyon göçmen çocuk yaşıyor.2019 yılından itibaren 680 bin çocuğun okula kaydı varken 400 bin çocuk hâlâ okul dışında. UNICEF ortakları ve MEB işbirliğinde Suriyeli gönüllü öğretmenlere ödenek veriliyor ve “Geçici Eğitim Merkezleri” kuruluyor. Ancak bu eğitim göçmen çocukların ihtiyaçlarını karşılamak yerine göz boyamaktan öteye gidemiyor çünkü göçmen çocuklar kendi kültürel öğelerinden ziyade Türk-İslam sentezinin dayatıldığı bir eğitim programıyla öğrenim görüyor. Türkiye’de doğmuş veya küçük yaşta gelmiş bazı göçmen çocuklar/gençler kendi anadillerini unutmaya, kendi kültürlerinden kopmaya başladı. Bu ideolojik tahakkümlerle çevrili eğitim programı göçmen gençleri kimliksizleştiriyor.

Göçmen kadınlar ve çocuklar ise cinsel saldırılara maruz kalıyor. Sistem bu saldırılar karşısında üç maymunu oynuyor. Orta Çağ karanlığından kalma köle pazarlarının kurulduğu ve bu pazarlarda göçmen kadın ve çocukların satıldığı bilenen bir gerçek. Değersizleştirilen ve ‘ganimetleştirilen’  göçmen kadınlara yönelik şiddet Siyasal İslamcı iktidarın gerici politikalarından güç alıyor.

Göçmenler bu şartlar altındayken Türkiye’deki işçi sınıfının ise AKP iktidarının uyguladığı neoliberal yağma politikalarıyla alım gücü düşerken, “göçmenlerin devletten şu kadar yardım aldığı”, “vergi ödemediği rahat rahat yaşadığı” gibi bilgi dezenformasyonları ile öfkesi sistem tarafından göçmenlere yönlendirildi. Bu yönlendirme sonucu göçmenlere yönelik faşizan saldırılar artmaya başlıyor. Ötekileştirilen göçmenler kendi gettolarını ve izole alanlarını oluşturmaya başlıyor. Toplumsal ilişkilerde bir iletişim imkanı bulamayan göçmen gençler bir çıkmazın içine doğru ilerliyor. Göçmen gençler kendi illegal çetelerini oluşturmaya ve Cihatçı çetelere yönelmeye devam ediyor. Kentin varoşlarında geleceği çalınmış ve unutulmuş yüzlerce göçmen genç uyuşturucudan veya çete savaşlarında ölüyor. Göçmenlere yönelik ötekileştirici tutum ve faşizan saldırılar göçmen gençlerde bir tepkisellik oluşturdu. Bu tepkisellik sonucu cihadist fikriyat göçmen gençler arasında yaygınlaşıyor. Özellikle Suriye iç savaşında kullanılan Radikal Islamcı örgütlerin transit olarak kullandığı Hatay, Antep, Urfa gibi sınır kentlerinde cihadist fikriyat kendine taban bulmaya başladı. Cihatçı örgütlenmeler bu tepkisellikten beslenerek göçmen gençleri kaçtıkları savaşın içine çekiyor. AKP iktidarı toplumu şovenist söylemlerle milliyetçileştirirken bu milliyetçileşme dalgası sonucu göçmenlere yönelik nefret artıyor. Bu nefretin doğurduğu tepkisellik göçmen gençleri Radikal Islamcı örgütlere yöneltiyor. Yani AKP toplumu milliyetçileştirerek hem kitlesini konsolide etmeye çalışıyor hem de bu milliyetçileşmenin bir ürünü olan göçmen karşıtlığı ile Neo-Osmanlıcı hayalleri uğruna savaşacak taban buluyor. Birçok genç Suriye iç savaşına, Libya’da savaşa ve birçok diğer savaş alanına gönderiliyor.

Farklı Bir Yol, Farklı Bir Yöntem Mevcut!
Bugün Afganistan üzerinden yeni bir göç dalgası geliyor. Afganistan’ı İslamcı teröristlerin yurdu haline getiren ABD emperyalizmi bölgeden çekilirken arkasında Taliban’ın yıkıcı gücünü bırakıyor. Biden döneminin yeni ilişkilerinde kendine yer arayan AKP iktidarı dün Suriye’de olduğu gibi inisiyatif alarak yıkımın bir parçası olmayı kabul ediyor. Hükümetler, iktidarlar ve hatta rejim bile değişse NATO’nun uç karakolu olma misyonu değişmiyor. Ana muhalefet ise ‘ırkçılık ‘ yapmadığını iddia ederek göçmen karşıtlığını körükleyen yeni açıklamalar yapmaya devam ediyor. Sorun kaynağı göçmenler ve yoksulların olmadığını, sorunun kaynağının emperyalist işgal politikaları, küresel tekeller ve yerli/milli burjuvalar olduğunu idrak edemiyor. AKP iktidarı ve işbirlikçi burjuvazi göçlerin doğurduğu ucuz işgücünü görüyor ve avuçlarını ovalıyor. Göçmenlerin ucuz iş gücü kaynağı olarak sömürülmesi, ülke içinde emeğiyle geçinmek zorunda olan sınıfların işsizlikle cebelleşmesine sebep oluyor. Zaten ekonomik krizin faturası üzerlerine yıkılmış bu kesimler yaşam şartlarında ciddi bir gerileme hissediyor. AKP iktidarı ve düzen muhalefeti ise sanki ‘milli mutabakat’ imzalamışçasına düzenin krizini göçmen ve mültecilere yıkıyor. AKP göçmenleri, Suriye iç savaşına müdahale etmek için bir aparat olarak kullanıyor.  Aynı zamanda AB karşısında elini güçlendiren bir koz olarak değerlendiriyor. AB’yi sürekli sınır kapılarını açmakla tehdit edem AKP iktidarı yüklü ‘göçmen fonları’ ile batmakta olan ekonomiye nefes aldırmaya çalışıyor. Aynı zamanda toplumu milliyetçilik kisvesi altında birleştirmeyi hedefleyen ve  böylelikle iktidarda kalacağını düşünen AKP iktidarı, göçmen karşıtlığını körüklüyor. Ekonomik krizle beraber kopmaya başlayan tabanına bir sorumlu göstermesi gerekiyor. Emekçi kesimlerde yükselen öfkeyi göçmenlere yönlendirerek, krizin sorumluluğunu üstünden atmış, emekçi sınıfların düzeni sorgulamasını engellemiş ve faşizan bir kitle haline getirmeyi hedeflemiş oluyor. İşin en sinsi yanı ise, bu milliyetçileşme dalgası içinde göçmenlerde bir tepkisellik oluşuyor. Bu tepkisellik sonucu göçmen gençler kendi çetelerini kurmaya ve halihazırda aç kurtlar gibi kendilerini örgütlemeyi bekleyen cihatçı terör örgütlerine yönelmeye devam ediyor. Elbette bütün mülteci ve göçmenleri cihatçı kabul eden bir yanlış yönelimde değiliz. Ama bütün mülteci ve göçmenlerin cihatçı olduğu ön kabulü ne kadar yanlışsa tarikat ve cemaatlerin göçmen kitlelerini cihatçılaştırmak için misyonerlik çalışmaları yaptıklarını görmezden gelmek de bir o kadar yanlış. Bu durum karşısında gözünü kapatan ve sadece hümanist duygularla meseleyi ele alanların, meselenin emperyalizm boyutunu bilinçli bir şekilde görmezden gelip AB’nin Türkiye’ye biçtiği “mültecilere tampon bölge olma” misyonu için beşinci kol faaliyeti yürüten AB fonlu liberallerin ve sözde laik, demografik hassasiyetleri savunduğunu iddia edenlerin göçmen meselesine dair hiçbir politik çözüm üretemeyeceği aşikar. Farklı bir yol, farklı bir yöntem mevcut.

Planlı ekonomi / üretenlerin yönettiği bir ülke!
Geçinemeyen emekçi sınıfların göçmenlere yönelik öfkesini kırabilecek, kitleleri ikna edebilecek ve göçmen/yerli isçinin bir arada üretebileceği, insanca yaşayabileceği ve beraber yönetebileceği SOL bir programın ihtiyacı gözle görülür bir gerçeklik.

Dış politikada Barış!
AKP’nin Neo Osmanlıcı hayalleri Orta Doğu’da büyük bir yıkım bıraktı. Bölgede bulunan cihatçı terör örgütleri desteklendi. Bölge ülkelerinde savaşın acilen durması için AKP’nin gitmesi gerekli. Suriye devleti ile tekrardan diplomatik iletişim sağlanmalı ve emperyal vekalet savaşının bir parçası olmak yerine barışın örgütleyici güçlerinden birisi olmak gerekli! 

Bir Arada Yaşam İçin Uyum Programı!
Ana muhalefetin iddia ettiği gibi bütün göçmen ve mülteciler misafirimiz değil. Onlar savaşlardan, acıdan ve zulümden kaçmış, bedel ödemiş bir toplum. Ana muhalefetin bütün Suriyeli göçmenleri memleketine gönderme iddiası neredeyse imkansız bir şey. Bugün Türkiye’de 5 milyonun üstünde göçmen yaşıyor ve bu göçmenler dağınık bir şekilde Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış vaziyette. Ayrıca göçmenler sürekli bir devinim halinde yer değiştiriyor. Elbette savaş sonrasında memleketlerine dönmek isteyen göçmenlerin dönebilme olanaklarını yaratmak lazım. Ancak Türkiye içinde yaşayan tüm göçmenler için acilen bir arada uyum programı hazırlanmalı! Bu program; anadilde eğitim, kamucu sağlık, planlı bir ekonomik programın parçası olarak uygulanmalı.

Ekonomik Destek ve İstihdam Alanlarının geliştirilmesi!
Göçmen karşıtlığını körükleyen ana unsur, emekçi kesimlerin geçinememesi. Emekçi kesimlerin ekonomik destek, sosyal destek ve istihdam alanlarının arttırılması için talepkar olması gerekli. Bu talepleri örgütleyecek, birleştirecek ve kitleselleştirecek aygıtların oluşturulması oldukça önemli. 

Anti Emperyalizm 
Meselenin emperyalist boyutunu şiddetle vurgulayarak, halkların birbirini boğazlamasının yine mevcut ekonomik ve göç krizini yaratan emperyalistlerin işine geleceğini belirterek ve Türk, Kürt, Suriyeli ve Afgan işçilerinin sol ve anti-emperyalist bir perspektifte birleştirerek tekelci kapitalizme karşı geniş bir “halklar muhalefeti” kurulmasıdır. Mevcut krizden Sol bir çıkış olmadığı sürece kaybeden yine halklar, kazanansa emperyalizm olacaktır. 
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum